• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

DAGDER

K.MARAŞ DAĞISTANLILAR KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ

OĞUZKAN GÜZEL'İN DAĞISTAN GEZİSİ

  DAĞISTAN-KAFKASYA GEZİSİ İZLENİMLERİ

(19-26 Haziran 2011)Oğuzkan GÜZEL, Ankara, Temmuz/Ağustos 2011

Dönüş yolunda “hayatımızın en anlamlı gezisi oldu” dediğimiz bir haftalık Dağıstan-Kafkasya gezisini; orada karşılaştığımız güzel insanların söylediği gibi, “güzellikleri herkese anlatın, kötü gördüklerinizi burada bırakın” deyişiyle olmasa da, yaşananları yaşandığı anlardaki sıcaklıklarla değilde biraz üstünden geçtikten sonra aklımda kaldığı ve içimde doğurduğu hislerle aktarmak istedim.

1-      Gidiş Planlaması

Dağıstan’a giderek atalarımın geldiği toprakları, kültürü, akraba insanları görmek duygusu; kendisini kökenlerinden ayrı görmeyen benim için -kendisini kökenlerinden ayrılmış sayanlara da hayatın hemen her fırsatta hatırlattığı- kimsin, nesin, nereden geliyorsun, kimlerdensin, hayattaki yapmak istediklerin ve amaçların bakımından kökenlerinde, genlerinde neler yatıyor sorularını keşfetmek anlamına geliyordu.

Bu insani duyguların yanısıra, çocukluk çağından itibaren yetiştiğin farklı kültür, gençlik döneminde ve halen sürdürmeye çalıştığın kültürel kendini koruma, Dağıstanlı Maarulav, Kafkasyalı Kaberdey kimliklerinin yaşadığımız toplumda artık eriyip gitme sürecinde, kökenlerinin geldiği yerde durumun ne olduğunu inceleme, görme isteği de bir başka ziyaret nedeni idi.

Bu ziyareti hayatım boyunca içimden geçirmiş olmamın yanısıra yapmamın diğer bir nedeni de, babama ölüm döşeğinde verdiğim sözdü. Babama önce Dağıstan’a, daha sonra da Hac’ca gideceğime dair söz vermiştim. Aslında bu sözü o benden istememişti, bu sözü ben ona veriyorum derken kendime vermiştim.  Dağıstan dönüşünde babamın mezarını ziyaretimde beş yıl sonra tutmuş olduğum sözün ağırlığının üzerimden kalkması da beni duygulandırdı.

Kendini dar anlamda da milliyetçi gören, evini yaşantısını ona göre kuran, çocuklarının isimlerini bu yönde veren bir insan olarak, aslında 1991 yılından itibaren demirperdenin kalkmış olmasına karşın neden bu kadar geç kalarak bu ziyareti gerçekleştirebildiğimin cevabını ben de düşündüm. Aslında yüzyıllık bir süreç içerisinde toplumsal göçlerin yanısıra yaşanan olaylar belki de insanların beyinlerinde de bir demirperde oluşturmuştu. Benim açımdan bu demirperde, Rusya’nın zalim politikaları sonucu sürgüne uğramış bir milletin evladı olarak Rusya’dan izin (vize) alarak bu ziyareti gerçekleştirmemek düşüncesi idi. Nitekim bundan kısa bir süre önce Dağıstan “Vatan Cemiyeti” organizasyonu ile ziyaret ihtimalinde ortaya çıkan Rusya vizesi sorunundan daha ağır olan Kafkasya bölgesinden vize taleplerinde uygulanan prosedür de ziyaretin iptaline yol açmıştı. Ancak, Mayıs 2011 itibarı ile Türkiye ile Rusya arasındaki vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması sonrasında ilk fırsatta bu ziyareti gerçekleştirmiş oldum.

2-      Gidiş Yolculuğu (19-20 Haziran Pazar-Pazartesi 2011)

Rusya Federasyonu içerisinde özerk bir cumhuriyet olan Dağıstan’ın başkenti Mohaçkale ile İstanbul arasında esasen yıllardır yapılmakta olan haftada iki adet charter uçak seferi var. Bu sefer Rusya havayollarının alt markası olarak çalışan Dağıstan Havayolları tarafından gerçekleştiriliyor. Pazar ve Çarşamba günleri gerçekleştirilen bu seferler, Dağıstan Mohaçkale’den (DSİ ile 21.00, TSİ 20.00’de) kalkan uçakların İstanbul’dan TSİ ile 00.30, DSİ ile 01.30’da kalkması ile gerçekleştiriliyor. Bu uçaklar 170 kişilik nispeten eski Topolev uçaklar ve konfor bakımından sorunlu olsalar da 2,5 saatlik yolculuk için yeterli uçaklar. Uçaklar, ağırlığı kadınlardan oluşan ve İstanbul ile ticaret yapan tüccarlar tarafından full olarak doldurulan ve gidiş-dönüş dolu olarak sefer yapan uçaklar. Bu alanda tekel olduğu için uçak biletleri de hayli pahalı. Bir kişi gidiş-dönüş 580 USD. Ben uçak biletinin nereden alınacağı konusunda bilgi sahibi olmadığım için, kendisi de Dağıstan’dan evlilik yapmış kişilerin de bu konuda bilgisi olmadığından internette bulduğum Setenay Turizm’in tuzağına düştüm. İstanbul Laleli’de Washington Oteli’nin altında bir kargo deposunda faaliyet gösteren bu acenta, belki de el yordamı ile çalıştığı için berbat bir acenta. Kendileri Ahıska Türk’ü olan Mina hanım, eşi Kaya bey ve Mina hanımın kardeşlerinden oluşan bu acenta,  Dağıstan Havayolları’nın Türkiye’de Sabiha Gökçen havaaalındaki biletleme ve bagaj işlemlerini yapmaktalar. Bu insanlar kendi yetersizlikleri ve işleri yapmaktaki sorunları nedeniyle, yolculara ve bagaj sahiplerine yaptıkları ile sürdürdükleri işlere de saygıları olmayan insanlar olarak bize çok çektirdiler. Bize elle tanzim ettikleri biletlerle, Ankara’dan araçla gelmiş olmamıza, evde çocukları dede ve anneanneleri ile bırakmış olmamıza, izinlerimizi bu şekilde ayarlamış olmamıza karşın son dakikada uçakta yer yok siz gidemeyeceksiniz deme cesaretini gösterebildiler. Benim “ben gitmezsem bu uçak kalkamaz şeklindeki tehdidim ve üzerine yaptığım telefon konuşması esnasında, tamam siz gidiyorsunuz” diyen Mina hanımın lütfü ile uçak biniş kartlarını alabildik. Bu arada uçak rötarlı geldiği için gidişte de üç saat rötar yapacağı bilgisi ile yolculuğumuz sıkıntılı başladı. Dönüş yolculuğu için de bilette sorun olabilir diyerek, Mina hanım tarafından orada bir telefon numarası verildi bize. Mohaçkale’ye inince bizi karşılayan Sultan’ın girişimleri ile uçakta olmayan yerleri bize elle bilet keserek satan Mina hanımın zaten bu işi hep böyle yapmakta olduğunu ve birçok kişiyi mağdur ettiğini öğrenmiş olduk. Son dakikada uçağın durumuna göre biletleri kendi kendine satmakta imiş. Biz uçağa giderken, Mina hanımla kavga eden iki kişi, biz Gebze’den geldik, bu olaylara da alışığız, siz ilk defa gidiyormuşsunuz yolunuz açık olsun diyerek bizi uğurladılar.

Dönüş yolculuğunda Dağıstan Havayolları’nın asıl bilet satış yetkilileri olan ve İstanbul Laleli’de Hamidiye Otelinde faaliyet gösteren Maarulav asıllı Hacı ve acentası bize, biz parasını Mina hanımdan alırız diyerek yeniden bilet düzenlemişler de öyle dönebildik. Hacı, Haybula ve Tahir’den oluşan SİRİUS Kargo’nun iletişim bilgileri; Fevziye Cad. No:1 34470 Şehzadebaşı/İSTANBUL. Telefonlar: 0212-5194150, 05322616227, Fax ve Tel 02125113328-02125112790. Sonuçta bir Fransız atasözünde olduğu gibi “iyi biten herşey iyidir” (tout est bien si fini bien) diyerek bu olumsuz anıları gerimizde bırakarak üç saat boyunca uçağın kalkışını bekledik. Yaşadığımız zorluklar ve bekleme bize birinci sırada yer bırakmıştı ve uçaktaki yerlerimizi aldık. Yarı baygın, yarı uyanık geçen yolculuk esnasında yemek servisi ile 2,5 saatte ulaştık ve TSİ 6.30, DSİ 7.30’da Mohaçkale havaalanına indik. İptidai bir havaalanı olan Mohaçkale havaalınında pasaport ve gümrük kontrolleri saatlerce sürdü. Bunun nedeni “pasaport ve gümrük işlemleri karşılığında para ve hediye verilmez” uyarısında yatıyordu anlaşılan. Daha sonra tanıştığımız tüccar akrabalar, bunun anlamının tam tersi olduğunu bize anlattılar. Allah’tan bizi karşılamaya gelen Sultan’ın yardımları ile tek kelime Rusça bilmeden giriş işlemlerini atlattık. Hiçbir görevlinin İngilizce bilmemesi de ayrı bir sorun olmuştu.

 3-      Mohaçkale’ye Ayak Basma ve İlk Gün (20 Haziran 2011 Pazartesi)

Havaalanına inişte Dargi bir gencin Mızıka ile yaptığı şov gerçekten Kafkasya’ya geldiğimizi bize hissettirdi. Ancak öte yandan 30 yıl sonra, çocukluğumda yazlara köye giderek öğrendiğim baba dilinin herkes tarafından konuşulduğu bir ülkeye gelmek, orada bilet sorunumuzu maarulav dilinde (avarca) konuşmak, avar olan görevlinin ben biletçi değilim diyerek sorunu sahiplenmemesi, yahu biz Türkiye’den geliyoruz, bunlar bize niçin sahip çıkmıyor duygusunu da uyandırmadı değil bende.

Bizi karşılayan Sultan, eşi bir klinikte olduğu için bizleri Mohaçkale’de güzel bir otele yerleştirdi ve kahvaltı yaptırdı. Siz uyuyun dinlenin diyerek bizi otelde istirahate bıraktı ve biz deliksiz bir dört saat uyku çektik. İkindi vakti kalkarak Mohaçkale’yi bir turladık ve plajları, Avar tiyatrosunu vb. turistik yerleri gezdik. Akşamda bizi Kaspisk denen ve Mohaçkale ile bitişik bir şehirde akşam yemeğine götürdü. Bu yemekte, Hazar kıyısında güzel bir restoranda gençlerin kendi aralarındaki hızlı dansları eşliğinde bir yemek yedik. Sultan’ın 1991 yılında Demirperde’nin ilk kalkışı sonrasında Lada arabası ile çıktığı yolda eski hac kafilerinin izlediği yolu izleyerek geldiği K.Maraş’ta şehir merkezini bulmak için kardeşimi bulmasını ve ona “-centrum” diyerek şehir merkezini sormasını, baba dilini bilmeyen kardeşimin aracın arkasındaki Dataccp yazısını tanıyarak ona “-Dağıstan” diye sormasını, onun da “Da” (evet) demesi sonrasında kardeşimin “-ben de Dağıstan” demesini, Sultan’ın kardeşime beni babana götür, kardeşimin de ona seni babana götüreyim derken vücut dili ile anlaştıklarını, kardeşimin arabaya binerek onları bizim evimize getirişini, babamın evden sokağa inerek Sultan’a avarca siz nereden geldiniz diye sorması karşısında yaşadığı şaşkinlığı, daha sonra babamın “bizim dedelerimiz de Mechelda’dan gelmiş demesi” üzerine kendisinin yaşamış olduğu sevinci tekrar bir kez daha Mohaçkale’de yad ettik ve babama rahmet diledik.

Sultan 1991 yılında 1. Körfez savaşı sırasında yola çıkmış ve yukarıda anlattığım şekilde bizi bulmuş, K.Maraş Göksun’da yer alan Ortatepe ve Kireç köylerinde bulunan Dağıstan’lıları keşfetmiş, daha sonra komunizm döneminde çalışmakta olduğu spor mağazasının devrim sonrası işletmeciliğini devralmış zeki bir tüccardı. 1991-1995 yılları arasında Türkiye’de tüm şehirlere gitmiş, ülkedeki  hemen hemen bütün ilgili Dağıstanlılarla irtibat kurmuş ve onları tanıyan, Ankara sitelerde bir esnafla ortaklık kurarak, oradan kereste ve deri getirip, buradan mobilya götürerek çift taraflı ticaret yapan, bugün itibariyle Mohaçkale’de dört dükkan işletip 15-20 kişi istihdam eden bir tüccara dönüşmüştü. 20 yıllık bir süreçte Dağıstan’da yaşanan değişimin küçük bir örneği idi. 1991 yılında ilk fırsatta Dağıstan’ı ziyaret eden Ahmet Çınar ve Ökmen Aksu ağabeylerimize de söylediği üzere o dönemde Dağıstan’da var olan dört adet ithal arabadan birine binen Sultan, şimdi biraz eli iş tutan herkesin bindiği Toyata Prada jiple bizi gezdirdiği için biraz buruk gibi idi. Kapitalist düzenin orada da tam anlamıyla yerleştiğini bize anlattı. İlk gecemizi Hazar kıyısındaki Mohaçkale’de yağan yağmur ile sonlandırırken, aldığımız derin uyku ile ancak kendimize gelmiştik.

4-      Dağıstan’da İkinci Gün; Derbent Gezisi (21 Haziran Salı 2011)

İkinci gün Sultan gelerek bizi Derbent’e götüreceğini ve oradaki tarihi ve turistik Derbent kalesini gezdireceğini söyledi. Yahu bizim akrabalar nerede, onlarla ne zaman görüşeceğiz diye sorunca, merak etme hepsiyle görüşeceksin, önce ben sizi biraz gezdireyim diyerek bizi Derbent’e götürdü. Öğlen yemeği için Derbent’in biraz ilerisinde güzel bir yerde yemek yedik. Daha sonra oraya yakın bir Lezgi arkadaşının kliniğe beş dakika uğrayalım dedik. Klinik ozon tedavisi yapılan ve romatizma vb hastalıklar için bir gençleştirme merkezi olarak çalışan bir klinik. Klinik sahibi arkadaşının da Mohaçkale’ye dönüşte bize katılması ile birlikte Derbent Kalesini hep beraber gezdik.

 

Derbent şehrinin 5000 yıllık tarihi olduğu, tarihi ipek yolunun geçiş noktasında bulunduğu, buradaki kalenin (Narin Kale) Unesco kültür mirası listesinde bulunduğu, Hazar kıyısındaki Derbent şehrinin yüksek tepesine kurulan bu kalede gümrük ve vergileme yapıldığı, Hazar kıyısından başlayarak arka taraflarda yükselen Dağlık bölgeye kadar 70 km boyunda tarihi bir “Duvar” olduğu ve bu duvarın Çin duvarından da önce inşa edildiği, ancak zaman içerisinde duvar kalıntılarının toprak altında kaldığı bilgisini verdiler bize. Kalenin ise muhafaza edildiğini gördük.

Derbent’te ve genel olarak Dağıstan’da 1000 yıldır müslümanlığın bulunduğunu, müslümanlığın kılıç zoru ile değilde, Arap seferleri sonrasındaki etkileşim ile Dağıstan’a yerleştiğini, Derbent’te Lezgi, Tabasaran, Azeri, Tat nüfuslarının ağırlıkta olduğunu anlattılar. Kale önünde iş yapan Azeri rehberlerde bu bilgileri verirken, çok berrak Azericeleri ile Türkçe anlaşabildik. Tarihi yeşil camide ikindi namazını eda ederek, manevi ağırlığını taşıyan bu şehirde, terk edilmiş bir Ermeni kilisesini de dışardan gördük.

Akşam Lezgi arkadaş bizi illa ki yemekte ağırlayacağını söyledi ve Derbent’te bir restorana gittik. Oradaki usulde, her aile için ayrı ayrı yapılmış bangulow tipi odalarda yemeğimiz yedik. Lezgi’lere özgü olduğunu orada öğrendiğim “kartlama”yı peynir ve yağla yerken, aman çok yemeyin dediler. Daha sonra gelen bıldırcın ve şaşlık dedikleri şiş kebabın yanında “kruze” dedikleri, çerkeslerde de “kruze” ve “psi halive” denen, kartul (patates), han (et) ve ot hingalleri ile sarmısaklı yoğurtlu sosu (raji) afiyetle yedik. Ben geziye çıkmadan önceki iki haftada uyguladığım diyet sonrası verdiğim kiloların geri alınacağını bilmeme karşın bu lezzetleri yerinde yemeğe karşı koyamazdım. Dağıstan’daki ikinci günümüzde bu şekilde turistik bir gezi ile sona erdi.

5-      Dağıstan’daki Üçüncü Gün; Mohaçkale-Hasavyurt-Siya (Yeni) Mechelda ve Akrabalarla Tanışma (22 Haziran 2011 Çarşamba)

Üçüncü gün sabah otelden ayrılırken yakındaki Türk restoranında kahvaltı yaptık ve oraya 3.kuşaktan akrabamız Bahauddin geldi. Bahauddin Mohaçkale’de yüksek rütbe almış bir polis ve bizlere mektuplar yazmış olan Hüseyin’in torunu. O da bizi sıfır Toyota Prada jipi ile Hasavyurt’taki akrabaların gönderdiği taksiye götürdü ve şehir çıkışında bizi taksiye teslim etti.

Taksici, Avar bölgesinde yaşayan ve kendi dili olan küçük bir topluluktan bir insan. Ayrıca maarulav dilini de biliyor. Yol boyunca yaptığımız sohbette dindar ancak kendine modern bir insan olduğunu anladığım Guro Muhammed’i de sevgiyle anmak isterim.

Hasavyurt’ta yanlarına gittiğimiz akrabalarımız, Siya (Yeni) Mechelda olarak adlandırılan ve 300 haneli bir mahalle şeklinde olan yerleşim biriminde yaşıyorlar. Hasavyurt Dağıstan’ın üçüncü büyük şehri ve Çeçenistan sınırına 10 km mesafede yer alıyor. İkinci dünya savaşı sonrasında orta asyaya sürgüne gönderilen Çeçen’lerin yerine yerleştirilen ve bu şekilde dağların tepesindeki köylerinden indirilen Avarlar, Çeçen’lerin sürgünün sona ermesi ile yurtlarına geri dönüşleri sonrasında tekrar dağa dönmek yerine Hasavyurt’a yerleşmeyi tercih etmişler ve burada Siya Mechelda yerleşim birimini kurmuşlar. Bugün 300 hane ve yaklaşık 1500 nüfusu ile okulu, camisi bulunan yeni bir yerleşim yeri kurulmuş. Evler tek katlı ve oldukça geniş, ferah, bahçeli evler tipinde. Mahallenin hemen yan tarafında Çeçen mahallesi yer alıyor.

Bizi karşılayan Haybula ve ailesi, hem tarih bilincine, hem çalışkanlığa, hem misafirperverliğe sahip pırlanta gibi insanlar. İlk eve girdiğimizde, daha sonra diğer tüm evlerde olduğu gibi bizleri öncelikle büyük bir yemek masasının bulunduğu salon büyüklüğündeki mutfaklarına aldılar. Burada kendi babalarının, dedelerinin bizle temas kurmak üzere gönderdikleri mektupları ve resimleri kendilerine tekrar göstermem ve mektubu okumam üzerine hepimizde bir duygu yoğunluğu oluştu. Daha sonra gelen diğer akrabalarla birlikte, babamın ve amcamın annelerinin ve babalarının çok küçük yaşlarında ölmüş olmaları nedeniyle bir türlü öğrenemedikleri ve çözemedikleri geliş hikayesini ve aile ağacını birlikte çözdük.

Bilinen beşinci kuşak dedem Hacı Mirza’nın duası kabul edilen bir kişi olarak tanındığını, 4. Kuşak dedem Hüseyin’in evliya olarak adlandırılan bir alim olduğunu, Hüseyin’in 60’lı yaşlarında iken 5 çocuk sahibi olduğunu ve en büyük çocuk 3.kuşak dedem Hacı Haydar’ın 1886 yıllarında, o dönemlerde 30’lu yaşlarda iken 25 yaşlarında olan küçük kardeşi Haybula’yı da yanına alarak üçüncü kez çıktığı Hac seferinden dönmeyerek Halife’nin ülkesi Osmanlı topraklarına yerleştiğini, o dönemde 2 yaşında olan erkek kardeşi Yusuf’un ve kızkardeşleri Kurmandi ve Çakar’ın orada kaldıklarını öğrendim. Kalan kardeşlerin sürekli gidenleri sayıkladıklarını ve çocukları ile torunlarına bu üzüntülerini aktardıklarını, yaşanan onca sosyal ve ekonomik zorluklara karşın Türkiye’ye 1970’li yıllarda gelerek Ortatepe ve Kireç köylerinden hangi ailelerin hangi köylerden geldiklerini derleyen bir kişiden köyde oturan amcamın adresini aldıklarını ve o dönemlerde arapça, daha sonra kril ve ingilizce mektuplar ve resimler gönderdiklerini öğrendim.

Burada kafamı hep kurcalayan, Dağıstan’dan gelenler niçin az, 1864 sürgününden niçin daha sonra gelmişler sorularının cevabı da böylece verilmiş oldu. Rusların istilası sonrasında o dönemin eşraf ve ileri gelenleri Sultan Reşad’ın daveti ile İstanbul’a gelip Yalova Güneyköy’e yerleşirken, yine o dönemde gelen Lezgilerin de Bursa, Balıkesir civarlarına yerleştiklerini anladım. Tokat, Muş, Sivas ve K.Maraş’ta yerleşik Dağıstanlıların ise ağırlıklı olarak 1890’lı yıllarda Hac kafilesi olarak yola çıkıp, o dönemde yaşanan kargaşalar sonucu Anadolu’da Osmanlı topraklarında, Halife’nin bayrağı altında yaşamayı tercih etmiş olan muhacirler olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’deki köylerde Dağıstan’daki birçok köyden toplanmış kişilerin olmasının nedeni de bu şekilde kafamda aydınlanmış ve cevaplanmış oldu.

Köyde bulunan Kurmandi’nin oğlu Seyitmer’in 8 çocuğunun tamamı ve ilk seferde göremediğim en büyük oğlunun oğlu Şamil bizi ziyarete geldiler. Hep beraber Cahha Hingal ve Han yedik, çay içtik, sohbet ettik. Diğer akrabaların evlerini ve köyü gezdik. Akşamda Patimet ve Haybula ile sohbet ederek gece yemeğimizi yedik ve köklerime ilişkin bilgileri tamamlayıp, ertesi gün asıl Basri (Eski) Mechelda’yı, Maarulav bölgesini, Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in sürdürdüğü uzun gazavatın geçtiği yerleri ziyaret edecek olmanın heyecanı ile uykuya daldım.

6-      Dağıstan’daki Dördüncü Gün: MAARULAV Bölgesi (23 Haziran 2011 Perşembe)

Sabah kahvaltısı sonrasında Haybula ve Patimat bizi Nissan Patrol jipleri ile misafir ederken, Hasavyurt’u da şöyle bir gezdirdiler. Bize mektuplar gönderen Hüseyin’in satmış olduğu evini gösterdiler. Hasavyurt’ta dikkat çeken olgu büyük camiler ve çok katlı “Medrese” adını verdikleri kuran kurslarının bulunması idi. Pazar yerinde kadınlar tarafından hemen her türlüsü yetişen meyve ve sebzelerin satışı yapılıyordu. Bu sırada dikkat çekici bir olay yaşandı ve rahmetli halama benzettiğim bir teyze kendi satışına müdahale etmek isteyen bir görevliyi tekme tokat püskürttü. Bu püskürtme sırasında yaptığı galiz küfürler dahi herkese şirin görünüyordu. Benim çekim yaptığım cep telefonuma saldırışı da bir olaydı. Daha sonra arabadan inerek kendisine sarıldım. 5 çocuğu olduğunu, eşinin de öldüğünü, bu satışların kendisi için hayati olduğunu, kendisine müdahale etmeye çalışan kişinin Çeçen’leri kollarken kendilerine müdahale etmeye çalışmasının haklı olmadığını bir çırpıda sayıverdi.

Bu yaşanan ilginç olay sonrasında iki araba olarak Maarulav’a doğru yola çıktık. Maarulav kelimesinin aslında Meğer (Dağ) kelimesinden geldiğini, Maarulav’ın da dağların üstündeki insanlar anlamına geldiğini orada anlattılar. Ayrıca meğer kelimesinin burun anlamında da kullanıldığını, maarulavın mecazi anlamda büyük burunlular için de kullanıldığını söylediler. Ben de bunun her anlatılışında Hülya’nın ilk tanıştığımız dönemlerde benim koca burnumu fark etmediğini, ama artık bunu fark etmeye başladığını söyleyerek bir gülme diyaloğu gerçekleştirdim.

Hasavyurt’tan 130 km uzakta olan Basri Mechelda köyüne giderken ilk olarak yeşil alanlardan ve ormanlık bölgelerden geçtik. Dağlardan doğan ve üzerinde barajlar ve HES’ler kurulu bulunan Aktaş nehrini ve onun kollarını gördük. Dağlara doğru çıktıkça yolun asfaltlığı sona erdi ve stablize yolda ilerlemeye başladık. Rakımın artması ile birlikte ormanlar yok oldu ve 1500 metre rakımda birbirini uzun vadilerle kesen dağlar içerisinde kaybolmuş hissine kapıldım. Dağların bu içiçeliği ve dağların en yüksek noktalarında kurulu köylerin muhteşem görüntüsüne kapılmamak, ilk gördüğünüzde başınızın dönmemesi mümkün değil. Kıvrılarak giden yollarda, Gazavat tarihinde büyük savaşların yapıldığı ve nice şehitlerin verildiği köyleri geçerken, savaş noktalarında kurulmuş mescitlerde namazlar kıldık ve şehitlerin ruhları için dualar ettik.

  

Öğlen vakti ulaştığımız Mechelda’yı öncelikle uzaktan fotoğrafladık. En yakın köyün İngiş köyü olduğu Mechelda, uzaktan da haşmeti görünen dağın tepesinde yer alan ve bugün 1500 hane 5000’den fazla nüfusu ile bir kasaba şeklinde. Ancak dağa dağılmış olduğu için bu büyüklüğü pek belli olmuyor.

Köyün girişinde Bahauddin’in kardeşi Cuma’nın evinde toplanan köydeki akrabalarımızla fotoğraflar çektirdik, sohbetler ettik, şeker gibi olan Chakar teyzemizle birbirimize sarıldık, uzaklardan gelen bir hasret duygusunun onlarda da var olduğunu ve bizi görerek sevindiklerini anladım.

Kısa atıştırmalar sonrası çıkarak öncelikle köyün tepesinde bulunan mezarlığa gittik. Orada yatan ve mezarı bilinen büyük atalarımızın mezarlarını ziyaret ettik ve Muhammed Bek’in okuduğu Yasin-i şerifi geçmişlerimizin ruhlarına hediye eyledik.

Köyün merkezinde bulunan büyük caminin komunist dönemde kapatıldığını, ancak küçük camilerinin sürekli açık olduğunu, insanların evlerinde de namazlarını kılarak nesiller boyunca birbirlerine Kuran bilgisini de aktardıklarını anlattılar. Köyün en eski merkezinde bulunan Türkiye’ye gelen dedelerimizin doğduğu evi, ev başkasına satıldığı ve harap durumda olduğu için dışarıdan ziyaret edebildik. Dağıstan Maarulav köylerinin tipik yapısı olarak en yüksek yamaca sıra ile dizilen evlerin gelen yabancılara karşı bir kale şeklinde olduğunu anlamış olduk. Bu evlerde gazavat döneminde yapılan ev ev muharebeleri ve şehitlerin ellerindeki imkanlarla son ana kadar direnmelerinin öyküsünü birer muharebe alanları da olan köyleri gezerken anlamamak mümkün değildi.

 

Daha sonra köyün genişlemekte olduğu mahallelerde orada kalan Yusuf dedenin 1933 yılında yaptırdığı ve oğlu Hüseyin tarafından 1990 yılında restore edilen camide kılınan şükür namazının anlamı bir başka idi.  Cami şimdi de yeniden restore edilerek daha da güzelleştiriliyordu.

Köyde kalan Yusuf’un büyük bir usta olduğu ve harç kullanmadan yaptığı kemerlerin o dönemde köyde ilk olduğunu anlattılar. Onun yaptığı evin kalıntılarını da gezerken, oğlum Metkan’da olan çizim yeteneği ve mimariye olan ilginin genetik şifrelerini de keşfettim duygusuna kapıldım.

 

Daha sonra döndüğümüz evde yediğimiz sıcak panklarla karnımızı doyurduktan sonra, ata-dede köyümüze tekrar görüşmek dileğiyle elveda dedik.

Mechelda’dan aşağıya inip tekrar Ahulgoh’a çıkarken Avarkoysu nehrininin çılgın akışını köprüden kayda aldık.

Ahulgoh mevkiine ulaştığımızda yağmur yağmaya başlamıştı. Tepenin yanında yapılan yol ve tünelin yanında Şamil resimleri ve cd’leri satılan bir noktada durarak namazlarımızı eda ettik ve geçmişlerimizin ruhuna dua ettik. Yağmur yağmasına karşın 500 metrelik merdivenlerden tırmanarak Ahulgoh tepesine ulaştık.

 

Ahulgoh, ahul (çağrı-çağırmak) ile goh (tepe) kelimelerinin birleşiminden meydana gelen toplanma merkezi anlamına gelmekteydi. Şeyh Şamil önderliğinde o toprakları istilaya gelen Ruslara karşı sürdürülen gazavatın en yoğun savaşının yaşandığı, 2000 müridin şehit olup 8000 Rus askerinin can verdiği bu tepede geçmişlerin ruhuna dua ederken kendimi başka bir gezegende ve bambaşka bir alemde imiş gibi hissettim. O tepede müridlerin direnişini, köylülerin tepe yolundan sağladıkları lojistiği, tepede alt taraftan saldıran ve dezavantajlı durumda olmasına karşın bir türlü pes etmeyen Rus askerlerini, bir sigara yakımında hedeflerini anında bulan müridlerin öyküsünü, buna karşı Rusların kapılarla kendilerini sağlama almaya çalışmalarını, müridlerin kapı deliklerine nişan alarak öldürmüş oldukları Rus askerleinin öyküsünü, şehitlerin kefenlenmeden tepelerin kenarlarına nasıl defnedildiğini, Şamil’in bir oğlunu Ruslara rehin vermesine karşın ateşkesin gerçekleşmemesini, Şamil’in kızkareşinin Rusların eline geçmektense, dinen büyük günah olmasına karşın kendi canına uçurumdan atlayarak son vermesini, Şamil’in küçük oğlunu sırtına bağlayarak uçurumdan  atlamasını ve kurtulmasını bizi gezdiren akrabalarım anlatırlarken, ben daha önce kitaplardan okumuş olduğum bu destansı mücadelenin merkezinde olma duygusu ile büyülenmiş gibiydim. Tepede hep beraber yaptığımız dualar sonrasında, Ahulgoh’un karşısında bulunan Şamil’in annesinin köyüne bakarken, Şamil’in kuralları uygulamak uğruna öz annesine cezaya hükmetmesini ve sonrasında cezayı kendi sırtında çekmesini hatırladım.

BUNLARI HATIRLADIKÇA DA KENDİ KÖKENLERİMLE GURUR DUYDUM.

Akşamın yaklaşması ile birlikte tepeden indik. Gazavatı ve Nakşibendi tarikatının, şeyhlerinin ve müridlerinin verdiği mücadeleyi avarca anlatan CD’yi yaşlı amcadan alarak, gazavatı başlatan Gazi Muhammed’in mezarının bulunduğu yere gittik. Akşam namazını karanlıkta cemaat halinde kılarken Gazi Muhammed ve Şeyh Şamil’e ve tüm geçmişlerimize dualar ettik. Gazi Muhammed’in mezarı başındaki ulu Çınar’a bakarken, peygamber efendimiz Hz.Muhammed (SAV) yanında gömülü olan Şamil’in büyük mücadelesini de anmış olduk.

Maarulav bölgesinin müslümanım diyen her insanın imkanı var ise görmesi gerekiyor. Maalesef savaş kaybedilmiş ve askeri açıdan teslim olunmuş olduğu açık. Bugün oraları gezer iken dağlarda konuşlanmış tankların ve Rus askeri birliklerinin Çeçenistan ve Gürcistan için orada olduğunu söyleselerde, kendilerine de her an silahı doğrultabileceğini biliyorlar aslında. Ancak, savaşın kaybedilmesinden 160 yıl sonra o topraklarda yaşayan İMAN gücü, insanların kendi benliklerine, kültürlerine, dillerine sahip olma azimleri insana İMAN’ın yenilemeyecek bir güç olduğunu gösteriyor her zaman.

Ahulgoh sonrasında, koca bir dağın altından 18 km giden tünelin içerisinden bizler korku içerisinde geçtik. Çünkü tünel her yerinden su almakta ve inşaat yarım kalmış haliyle ürkütücü bir durumda. Müteaahhit ile yönetimin sorunlar yaşadığını, bitip tükenmek bilmeyen yolsuzlukların bölgeyi bu şekilde geri bıraktığını anlattılar.

Tünelin çıkışı ile birlikte Mohaçkaleye ulaştık. Şehre girişte Sultan bizi karşıladı ve evine götürmek istedi. Ancak Şamil’in kendisinin daha yakın akraba olduğunu ve bizim onlarda kalmamızın uygun olacağı ısrarını yapınca, Sultan bizi evine götürdü ve bizi Şamil’e bırakacağı sözü ile bizi akrabalardan aldı. Sultan’ın daire şeklindeki evinde gece 11 de hazırlanan yemeklerden yedik, çay içerek geçmişten sohbet ettik. Sultan bize 20 yıl öncesi çekilmiş fotoğraflarımızın olduğu albümlerimizi gösterdi. Babam ve Hala’mı, Enişteyi tekrar rahmetle yad ettik. Daha sonra Şamil’in evine gittik ve bize özel hazırlanan odada uykumuza yeni günde gideceğimiz Kaberdey ve Kafkasya bölgesi hayalleri ile daldık.

 

 7-      Beşinci Gün (24 Haziran 2011 Cuma) Çeçenistan Gezisi ve Kaberdey Bölgesine Maceralı Bir Geçiş

Cuma günü sabah kahvaltısı sonrasında Şamil arabası olmamasına karşın bizi tuttuğu taksi ile Hasavyurt’a götürdü ve oradan Ahmet’in arabası ile Kafkasya’ya geçeceğimizi söyledi. Hasavyurt’a ulaştığımızda Cuma namazını Siya Mechelda camiinde avarca vaaz ile eda ettik. Hoca berrak ve anlaşılır bir ses tonu ile Miraç’ı ve olanları anlattı. Dolu olan camide, bu akrabalarımızdan uygun olanlarının ilerleyen Ramazan’larda köyümüze gelmesini ve bir ay imamlık yapmalarının ne kadar iyi olacağını aklımdan geçirdim.

Namaz sonrası Seyit Ahmet’in evinde beklerken onların da dünürü olan rahmetlik eniştenin bir akrabası ile tanıştık. Orada iki saat beklerken Şamil’in Ahmet’i beklerken bizi de beklettiğini, Ahmet’in arabasında sorun çıktığını, bizi kötü diye kendi Lada’sı ile götürmek istemediğini anladım. Bu araba da gitmiyor mu, konforun önemi yok ısrarımızla saat 15.30 gibi yola çıktık. 10 km ötedeki Çeçen sınırından sorunsuz geçtik ve Beslan ile Grozny’i gördük. İnşaat halindeki Çeçenistan baştan başa yenilenmekte ve yenilenmiş bir durumda. Grozny şehir merkezini sorduğumuz kişinin Afyonlu bir inşaat işçisi olması ise ayrı bir gariplikti. Sultan Ahmet camiinin bir kopyası Grozny’de yapılmış ve oradaki polis gayet efendi davranıyordu. Ancak tüm Çeçenistan’da Ahmet Kadirov ve Ramzan Kadirov resimlerinin bulunması, bana 6 ay önce yapmış olduğumuz Suriye gezisini ve Beşar ve Hafız Esad resimlerini hatırlattı. Suriye’nin bugünkü durumunu görünce, orada bize buralarda birşey olmaz diyen Şam’lı genç de aklıma geldi. Ayrıca, sanki 10 yıl öncesinde 500.000 insan burada katledilmemiş gibi, Rus ve Çeçen bayraklarının birer direk arayla dalgalanması ve şehrin merkezinde büyük bir park alanı şeklinde yapılmış olan ikinci dünya savaşına katılan Çeçen savaşçılar anıtını gezerken de içimi bir burukluk kapladı. Çeçenler ikinci dünya savaşı için asker vermediklerinden orta asyaya sürülmüş ve bu nedenle Siya Mechelda oluşmuş iken, bu yapılmak istenen propaganda bir kara mizah gibiydi.

Çeçen savaşında ölen 500.000 insan boşuna mı öldü duygusu içimi kaplamadı dersem yalan olur. Ancak tüm kafkasya bölgesinde Rus nüfusunun çok azaldığını, Rusların bölgeyi terk ettiklerini öğrenmek, onların boşuna ölmediklerini de bana kanıtlıyordu.

 

Mihmandarımız Şamil iyi niyetli bir genç olmasına karşın, yol haritası için aldığı internet çıktılarını evde unutmuş ve hiç gitmediği Rostov-Baku ana yolunu da kaybetmişti. Yol tarifi sorduğu kişiler ise genellikle polislerdi ve Çeçen polisleri bizi İnguşetya’nın kötü köy yolarına yönlendirmişlerdi. Burada da yolculuğumuzun en maceralı kısmı başladı. Her sınır geçişinde ve her yerleşim birimine girişte ve çıkışta polis kontrolüne uğruyorduk. Polisler evrakları dikkatlice inceliyor ve bizim pasaportlarımızı aldıklarında daha da agresifleşiyorlardı. İnguşetya’da bir Rus ayısı olduğu belli olan polisin yaptığı zorlama ile beni polis arabasına bindirmeleri ve tehditleri sonucunda, ben polislerin Şamil’den rüşvet istediklerini ve bu zorlamanın o nedenle yapıldığını anladım ve Şamil’e ne kadar istiyorlarsa vermesini ve bir an önce bir otel bularak yerleşmemizin iyi olacağını söyledim. Polisler bizi bir saat oyalayarak, eşyalarımızın aranacağını, bizim terörist ya da uyuşturucu kaçakçısı olabileceğimiz gibi şeylerle Şamil’i tehdit etmişler, Şamil’in para pazarlığı sonucunda da 500 ruble civarında bir rüşvetle bizi bırakmışlardı. Yani yaklaşık 15 USD için bizi ölümle tehdit etmişlerdi. Polis demek Kafkasya’da haydut demekti ve rüşvet için yapmadıkları yoktu. Bu anlattıklarım belki de bazılarımıza yabancı gelmemiş olabilir ancak bunlar Türkiye’de 20-30 yıl öncesinde kalan olaylar iken burada hala sürmekte idi.

 

Burada Rus’ların Polis, Doktor, Öğretmen gibi kamu görevlilerinin maaşlarını çok düşük tuttuğunu, 300 USD civarındaki maaşlara karşı da herkesin gönüllü rüşvet verir duruma düştüğünü ve kamu görevlilerinin bir aylık da rüşvetlerden topladığını anlattılar. Ben de bunun sistemli bir politika olduğunu, insanların böylece ahlaksızlığa alıştırıldığını, bu durumda da yapılan büyük yolsuzlukların herkesin gözüne normal görünmeye başladığını, Rus’ların ve/veya onların sistemini kontrol edenlerin bölgeden 10 alırken 1 verdiğini, verdiğinin 2 olması halinde bu sorunların da yaşanmayacağını anlatmaya çalıştım. Ancak herkes tüm bunları bilmesine karşın, politika konuşmuyoruz diyerek, devletten ve sistemden ne kadar uzak dururlarsa o kadar iyi olduğu cevabını bize verdiler.

 

Polislerin elinden her kontrolde 200 ruble (7 USD civarı) vererek kurtulduğumuzda Kaberdeye girmiştik ancak geceyarısı da olmuştu. Nalçik’e girişte de polis kontrolü vardır bilgisini benzincilerden alınca en yakın otele kendimizi attık ve rahat bir nefes alarak uykuya daldık.

      8-      Kaberdey – Dünya’da Gördüğümüz en güzel yer. (6.gün 25 Haziran 2011 Cumartesi) 

 

Kaberdey’de uyandığımız sabah doğrudan Hülya’nın baba tarafının bulunduğu Nartan bölgesinde Şerek nehri kenarında olduğumuzu öğrenerek öncelikle sitare (eski) şerek köyüne gittik.

Köyde herkes kaberdeydi ve kaberdeyce konuşuyordu. Şamil kendisi de postanede çalıştığı için, postanedeki telefon rehberinden aile isimlerine bakılabileceği ve Hülya’nın baba tarafından sülale adı olan Dişek (Kuyumcu) ailelerini bulabileceğimizi söyledi. Ancak postanedeki insanlar, biz yahu Türkiye’den geldik bizi el üstünde tutmanız gerekir diye düşünürken, sizde nereden çıktınız şeklinde davranıyorlardı. Biz bilmiyoruz, bulamadık, gidin idare binasından sorun diye bizi gönderdiler. İdare binasında da bilgimiz yok diye bizi resmen sepetlediler. Bunun üzerine Nartkale şehrine gittik ve küçük oğlumuz Nartkan’ın adını taşıyan bu şehirde ilk girdiğimiz postaneden Şamil bir Dişek adresi ile çıktı. Adrese gitmek için bir taksiciye verdiğimiz ücret sonrasında bizi eve kadar götürdü.

 

Evde biri var mıdır diye bakarken, evden Hülya’nın babasına benzeyen, gömleğini dahi o şekilde düğmeleri açık giyen bir adam çıktı.

Evde kendisinden başka kimse olmadığı için bizi ağırlayamadığından özür dileyen bu yaşlı amcanın adının Pietr Dişekov olduğunu öğrendik. Kendisinin yaşamında başına gelenler, kalanlar ile muhacirler arasında yaşananların farkını ve ortaya çıkan uzaklığının nedenini de anlamaya yarayacak bilgiler içeriyordu. Kendilerinin Kazakistan ve Kırgızistan taraflarına sürgüne gittiğini, ömrünün 30 yıllık kısmını oralarda geçirdiğini ve buraya zor döndüğünü anlattı. Dişek’lerin her köyde bulunan zanaatkar insanlar olduklarını ve Temmuz ayının 17 sinde sülale toplantısının Nalçik’te yapılacağını anlattı. Daha sonra aynı amcanın yanımıza katılması ile benim anne tarafından sülalesi olan Yemuz’lardan birinin evinegittik. Evin babası bir ormancı imiş ve evde yokmuş. Evin kızı babasını aradı vs, ama bize siz de kimsiniz, hoşgeldiniz bile demedi. Bir su bile vermediler ve bu bize biraz farklı geldi.

Daha sonra Nartkale’den Nalçik’e geçtik ve orada Adige Kase’yi bulursak aile isimlerini vb buluruz diyerek Nalçik’e yakın olan yeni Şerek mahallesine doğru yola çıktık. Ancak yolda bir pazarda mola verdik ve tüm herkesin kaberdeyce konuştuğu bu pazardan birkaç cd aldık. Oradaki taksicilerden Adige Kase’yi sorar iken genç bir polis bizi Türkiye’den gelen Mecit Tav’ın açmış olduğu dükkana götürdü. Orada olmayan Mecit beyle telefonla temas kurduktan sonra, yakınlarda bulunan Leyla Kafe’ye gittik ve orada yemek yerken Beşhan bey ve Leyla hanım ile tanıştık. Leyla hanım bize kendilerinin eski dönemdeki ateşli dönüşçülerden olmamalarına karşın denk gelmesi ile Kaberdeye döndüklerini ve yerleştiklerini anlattı. Ancak bu dönüş için kendilerinin çocuklarının olmaması nedeniyle doğrudan bir bağlarının olmaması, eşiyle kendisinin emekli olması, İstanbul’daki evlerinin ve düzenlerinin devam etmesinin kolaylık yarattığını ve bu nedenle gelerek yerleştiklerini aktardı. Dönen insanlarının 300 aile ile sınırlı kaldığını, bu kişilerden büyük bir oranın da zaten Türkiye’de de tutunamamış insanlar olduklarını ve burada da sorun yarattıklarını, kendilerine karşı da ilk bakışta sorgulayıcı yaklaşıldığını ancak şimdi düzenin oturduğunu, Kaberdey de kadınlara karşı herhangi bir rahatsızlık verilmediğini, kendisinin tek başına dahi her zaman çalışıp, gezebildiğini aktardı. Kendisi ile uğraşan bir milletvekilini de savcılığa şikayet etmesi neticesinde, oluşan durumdan ayıp yaptırımı ile topluma çıkamaması nedeniyle milletvekilinin ailesinin geri adım atması ile sorunlarının sona erdiğini anlattı. İsteyenin dönüş yapabileceğini, dönenlere de 15 dönüm kadar toprak verildiği bilgisini verdi.

 

Leyla kafeden çıkışta tekrar döndüğümüz Adige Han da Mecit beyle tanıştık. Mecit bey bize her zamanki heyacanı ile Kafkasya’da olanı biteni ve dönüş macerasının neden tutmadığını hızlıca aktardı. 1990 öncesi Kafkas dernekleri içerisinde yer alan dönüşçüler/kalışçılar tartışmasının ne kadar suni bir tartışma olduğunun demirperdenin kalkması ile ortaya çıktığını, kendisinin ilk fırsatta Kaberdeye gelerek yerleştiğini, ancak kendi eşi de dahil olmak üzere bu duruma herkesin karşı çıktığını, eşinin 4 yıl boyunca gelmemesi sonunda boşandıklarını ve kendisinin yeniden evlendiğini, çocuklarından ayrı düşmesine karşın yaptığından pişmanlık duymadığını, eğer dönüş olacaksa bunu ancak hanımların yapabileceğini net bir şekilde ifade etti. İstanbul’da katıldığı bir dönüş konferansında kendisinin de söz alarak tüm dönüşçüleri dönek olarak ifade ettiğini aktardı. Ancak, anlatılanlardan gelenlerin çok az olduğu, insanların bir arada STK mahiyetinde kurulan Adige Kase’nin dahi yüyemediğini anladık.

Mecit bey herkesi tanıması hasebiyle iki telefonla hemen bir dişek ressamı ve Hülya’nın anne tarafından Belağ bir büyüğe ulaştı. Gelen Dişek ressamın anlattığına göre, Dişek, Belağ ve Yemuz ailerlerinin vork sülaleri olduğunu, “vork”luğun gösterilen faydalar sonucu alınan bir paye olduğunu, kalan insanların komunist politikalar sonucu sürgünler yaşadıklarını ve bugün itibariyle Rus isimleri de almalarına karşın kültürlerini muhafaza ettiklerini anlattı.

Daha sonra bizim geldiğimizi duyan Belağ Sanayi bakan yardımcısı, Suriye’den dönen bir Belağ amca ile birlikte bizi ziyaret etti ve kendi evine götürdü. Görevli olarak bir başka yere gitmekte iken yoldan dönerek gelen ve bizi ziyaret eden büyüğümüzün nezaketi bizi çok sevindirdi. Evi bir konak tarzındaydı ve bizi ağırlayarak sohbet ettik. Yemek yiyerek bir saat evde kaldık. Yemekte sohbetimiz, amcanın Rusça Şamil’e anlatması, onun bize avarca ve biraz ingilizce tercüme yapması ve benim de Hülya’ya Türkçe tercüme yapmamla gerçekleşirken aynı anda 5 dil konuşarak anlaşıyorduk. Aynı anda Suriye’den gelen amcanın arapçası ve benimle onun Fransızca bilgisi ile 5 kişilik masada 7 dil konuşulabiliyordu. Bakan yardımcısı sülale armasının kendisinde olduğunu ve ailenin en yüksek thamate’sinin kendisi olduğunu anlatıyordu.

Daha sonra Şamil’in dönelim artık taleplerini, akşamın hayrından sabahın şerri iyidir diyerek reddettik ve akşam Setenay Goşe ananın heykelinin bulunduğu alandaki otelde geçirdik. Setanay Goşe’nin barış olsun diye gelen Rus ordularının komutanı Ivan Grozny’e verildiğini ve bunun da barış anıtı haline getirildiğini görmek ve bunu öğrenmek de beni epey şaşırttı. Rus’ların bu aşağılama amaçlı propagandalarının hala sürdürülmeye çalışmasının ne kadar etkili olduğunu, hayat içerisinde bu propagandaların etkisinin artık kalmadığını da hissetmemek mümkün değildi. Sabah erken kalkmak üzere Kaberdey’in güzel havasında güzel bir uykuya daldık.

 9-      Dönüş günü seyahatle geçen bir süreç (26 Haziran 2011 Pazar)

Sabah erkenden kalkarak eski ve fren sorunları olan, ancak bizi gezdirerek görevini yerine getirmiş olan Lada arabamıza bindik. Gerçekten de sabahın aydınlığı ile polis kontrollerinden sorunsuz geçtik. Bu arada geçen otobüslere yapılan sıkı aramalardan, otobüsle bu seyahati yapacak olsak daha büyük sorun yaşabileceğimiz bilgisini Şamil’den öğrendik. Polisler bu aramalarda daha da agresif davranıyorlar ve diğer yolcuların ısrarı ile otobüsün hareket etmek istemesi üzerine insanlar daha yüksek rüşvetler ödemek zorunda kalıyorlarmış. Bu şekilde sıkı kontrollerle insanların seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasının yanısıra, aslında aynı kültürün insanı olan Kuzey Kafkasya halkları arasında etkileşim olmasının da engellenmesi geri plandaki politika şeklinde ortada bir gerçek olarak durmakta. Polislerin otobüs kontrolleri ile de meşgul olmasını fırsat bilerek geçtiğimiz kontrol noktalarında bir sorun yaşamadan Osetya’dan çıkarak Inguşetya’ya vardık. Osetya’nın yeşilliği de ayrı bir güzellik taşımaktaydı. Inguş-Çeçen sınırında yine polis kontrolüne uğramakla birlikte sorunsuz olarak kontorlü atlattık ve Çeçen topraklarından Dağıstan yoluna düştük. Çeçenistan topraklarında olan petrol ve doğalgaz kuyuları ile Dağıstan’daki kuyular aslında buradaki savaşın ne için verildiğini, Rus’ların artık neyin peşinde olduklarını, Ramzan Kadirov ve Dağıstan yönetimindeki mafya yapılanmasının neye hizmet ettiğini, o topraklardan çıkan zenginliklerin o topraklarda yaşayan insanlardan ne şekilde esirgendiğini, yapılan binalar, futbol stadyumları, sansosyonel transferler ve hepsi Rusya birinci liginde mücadele eden futbol takımları ile halkın uyutulmaya çalışılmasını, bunlar bir yerleden bir şeyler çağrıştırıyor diyerek, kendi kendime hatırlatıyordu. Dönüşte Çeçen bir arkadaşın Ramzan babasının parasını harcıyormuş gibi davranmasın, o para Çeçen topraklarının parası ve onda şehitlerin ve onların öksüz ve yetimlerinin hakkı var ifadesi aslında gerçeği özetleyen ifadelerdi.

Akşam karanlığında 8 saatte gidebildiğimiz yolu, sabah aydınlığında 3 saatte döndük ve Hasavyurt’ta Siya Mechelda da Haybula’nın dukkanında toplanan akrabalarımızla gezimizin değerlendirmesini yaptıktan sonra, onların verdiği Çerkeska, Kılıç ve diğer hediyeler karşısında duygulandım ve toplu çekilen fotoğraflarla bu samimiyeti perçinledik. Daha sonra Haybula ve Patimet’in Hasavyurt pazarındaki dükkanına uğradık ve verilen hediyeleri de arabaya koyarak Mohaçkale’ye yanımıza katılan Muhammed Bek ve oğlu Seytimer ile beraber koyulduk.

Mohaçkale’de Hülya Kumukca bilen bir maarulav kızla birlikte müze gezerken biz Şamil ile birlikte ünlü Şair Adallo’yu evinde ziyaret ettik. Adallo Dağıstan’ın özgürlüğünü savununca üyesi olduğu Rus İlimler Akademisi’nden çıkarılıp, en tehlikeli terörist ilan edilip İnterpolce Kırmızı bültenle aranırken Türkiye’de sürgün yılları geçiren ve ilerlemiş yaşına karşın büyük ızdıraplar çekmiş bir şair. Türkiye’de kendisi ile tanışma fırsatı bulmuş olmam nedeni ile ziyaret yaptığımda, hala onu ziyaretimin dahi sorgulanıyor olmasını yadsımamam olanaksızdı. 15 dakika süren bu ziyaretimiz sonrasında, Hülya ile birlikte Mohaçkale pazarını gezdik ve hediyelik eşya satan dükkanlarda çok yüksek fiyattan satılmakta olan antika kamalardan da alamayarak, gezimizi tamamladık. Daha sonra Şamil’in evine uğradık ve orada daha önce görüşemediğimiz dedelerimizin kalan kardeşi Yusuf’un torunu Yusuf ile görüştük. Yusuf da oto tamirciliği yapan ve haftada 7 gün sürekli çalışan çalışkan ve samimi bir insan. Sultan’ın gelmesi ile birlikte Havaalanına doğru yola çıkarken, Şamil babası Ömer’in 1300 km ötedeki Soçi’den hiç durmadan araba kullanarak geldiğini ve bize havaalında yetişmeye çalışacağını söylediğinde bu güzel insanlara nasıl teşekkür edeceğimizi bilemedik. Havaalanında bizi uğurlamaya gelen 7 kişiye, Hasavyurt’ta bize verilen balı unutmamız nedeniyle amcama gönderdikleri balı yetiştirmek için gelen Ahmed ve uzun yoldan yetişen Ömer’in eklenmesi ile birlikte 9 kişi bizi yolcu etti.

Tüm güzellikleri arkamızda bırakarak çıktığımız dönüş yolculuğumuz zamanında başlamasına karşın, havaalanında bagajları beklememiz ve bize verilmiş olan Kılıç’ların özel bagaj olması nedeniyle sona kalması sonucu bu beklememizin uzaması ile sona erdi. Daha sonra İstanbul-Ankara arasında zorlu kara yolculuğu ile evimize ulaşırken, ortak kananatimiz “hayatımızın en anlamlı gezisini” tamamlamış olduğumuzdu.

 10-   Gezi Sonrası İzlenimler (Hayaller ve Gerçekler)

Gezi öncesinde hep hayallerini kurduğumuz atavatan ziyareti; Türkiye’de yerleşik göçmen kültüründe kendi kültürel özelliklerini korumaya çalışırken, bu korumanın artık neredeyse imkansız hale gelmesi ve kendiliğinden oluşan birazda gönüllü asimilasyon sürecinin oradaki durumunun ne olduğu, diğer bir deyişle kültürün muhafazasında hangi tarafın daha başarılı olduğu, oradaki sosyo-ekonomik yaşam şartlarının ne durumda olduğu, diasporada kendi içimizde hayal olarak kurduğumuz bağımsızlık şartlarının ne durumda olduğu, atavatana dönüş hayallerinin ne durumda olduğu ve kültürel koruma diyenlerin ne yapması gerektiği, orada yaşayan geniş kitlelerin diasporaya bakış açısının ne olduğu, buradaki bizlerin atavatanla ilgi düzeyi konusundaki hayalimizdekilerle gerçeklerin benim nezdimde karşılaştırılmasını sağladı.

10.1- Kültürel Koruma, Asimilasyon Sorunu

Bu gezide net bir şekilde ortaya çıkan şey, kültürel koruma ve asimilasyondan korunmada atavatanda kalanların çektikleri birçok acıya ve sürgüne karşın daha başarılı oldukları idi.

Bu kanıya varmamdaki en büyük sebep, benim çocukluk çağlarında öğrendiğim dilin orada günlük yaşamda sıkı bir şekilde kullanılması idi. Tüm köyler ve yerleşim birimlerinde bir arada bulunan insanlar, günlük hayatlarında kendi anadillerini kullanıyorlar ve dilin yaşaması için gerekli ortam mevcut. Aynı duyguyu Nalçik’te pazarı gezerken herkesin Kaberdeyce kullanması ile de hissedebiliyorsunuz. Kuzey Kafkasya genelinde her halk kendi dilleri ile günlük yaşamlarını sürdürdüklerinden dilin unutulması gibi bir sürecin oluşmadığı görülüyor. Gerçi günlük kullanımda bizde de dil bilenlerin ve büyüklerin yaptığı gibi Türkçe kelime karıştırarak konuşmayı, onlarda ara sıra Rusça karıştırarak yapmaktalar, ancak bu tolere edilebilir sınırlarda, çünkü günlük konuşmalarını Rusça yapmıyorlar.

Akrabalar sen burada bir ay kalırsan sular gibi konuşursun, eşine de üç ayda dilimizi öğretiriz derken, bu birlikte olmaya ve yaşamı o dille yaşamaya güvenerek söylüyorlardı ifadelerini.

Yaşamın kırsaldan şehirlere kayması ile yaşam tarzında ve yaşam kalitesinde artışla birlikte, küreselleşen dünyanın istek ve arzuları ile yaşam koşuşturmasının da değiştiği ve kültürü etkilediği görülüyor. Mohaçkale’de yapılan büyük düğün salonları artık salon düğünlerinin egemenliğini ilan ediyor. Ancak düğünlerde ağırlıklı olarak kendi kültürel danslarımızın kullanılması ve modern dansların oranının (%80-%20) oranında olması bilincin muhafaza edildiğini gösteriyor. Bizdeki salon düğünlerinde özellikle karma evliliklerde her türlü dans arasında bu da olmalıydı denerek bir Ayna grubunun Ceylan parçasının orkestra tarafından çalınarak oynamayı bilen birkaç yaşlı insanın kendi kökenlerini yad etmesi tarzındaki düğünlerle karşılaştırıldığında durumun farkı ortaya çıkmakta.

Kalanların kültürel asimilasyondan korunmasının diğer bir nedeni de evliliklerin geniş bir topluluk içerisinde kendi kültüründen yapılmaya azami dikkat edilmesi.

Dağıstan’da özellikle 32 ayrı topluluk olmasına karşın sayıların yüksek olması ile insanlar aynı ortamda birbirleri ile tanışarak evlilik kararı alabiliyorlar. Aynı köyün, kasabanın binlerle ifade edilen nüfusu içerisinde akraba evliliklerinin de olmamasına karşın dışarıdan evlilik istatistiksel olarak ihmal edilebilecek düzeylerde. Ailelerin de birbirlerine yakın yaşaması, erkek çocukların baba evinin bahçesine kendi evlerini yaparak gelinlerin de ortak aile yaşamına katılmaları da kültürün devamını sağlayan bir yaşam tarzı olarak ortaya çıkıyor. Dağıstan özelinde nüfus artışına yönelik bilinç düzeyi de gelecek nesillerin de kendilerini koruyacağı güvencesini insana veriyor.

Kafkasya genelinde insanların eğitim düzeyi yüksek, ancak eğitimli insanların iş bulma şansları, asıl mesleklerini icra etmelerinde sorunlar var. Eğitim dilinin Rusça olmasına karşın kendi dillerini de bu alfebe ile kullanmaları, okulda da öğrenmeleri ve şiir ve edebiyat konusunda kendi dillerinde eserler vermeleri iki dilli yapının ortaya çıkardığı zenginlikler olarak görülüyor.

ABD’de master yapar iken internetten 2004 yılında satın aldığım Robert Chencier’in Daghestan Traditions and Survival adlı eserinde sorulan hangi sistem (Türkiye-Liberalizm, Rusya-Komunizm) gelenekleri ve kültürü daha iyi korumuş sorusunun cevabı yerinde görülmekle ortaya çıkmış oldu. Ancak bu sorunun sistemlerle ilgisi olmadığını, ortak kültürün yaşatılmasında aynı coğrafyada ortak yaşamı korumanın sistemden daha önemli olduğunu düşünmekteyim. Buna karşın, insanlara anadillerinde de eğitim hakkının eğitim sisteminin içerisine yerleştirilmesinin bölücü değil, birleştirici bir unsur olabileceğini de düşünmekteyim.

Kültürel asimilasyon bakımından vardığımız sonuç, atalarımızın o zor şartlarda ne olursa olsun vatanımızdan ayrılmayız kararını vermelerinin daha isabetli olacağı düşüncesine getirdi bizleri. Ancak, tarih o günkü şartlarda karar verilmesini gerektiriyordu ve artık gerçekler yaşadığımız gibi.

10.2- Sosyo-Ekonomik Yaşam şartlarının karşılaştırılması:

Orada bulunan akrabalara ve herkese söylediğim üzere, insanlar benim gördüğüm kadarı ile Türkiye’de bulunan denkleri ile aynı ve hatta daha iyi şartlarla yaşamaktalar. Köy evleri bizim köy evlerimizden daha düzenli ve tek katlı geniş bahçeli evler şeklinde. Köylerde eletrik, su, doğalgaz ve internet mevcut. Dedeler köyü Mechelda da dahi, yolu olmamasına ve Dağ başında olmasına karşın okul, hastahane, medrese mevcut ve yeni evler modern inşaat teknikleri ile yapılmış.

İnsanlar iki üç işi birden yapmaya çalışıyor veya ticaretle uğraşıyorlar. Emekli olanlar da yine çalışarak geçim şartlarını iyileştirme gayreti içerisindeler. Sabah namazı sonrasında kahvaltılarını yaparak dükkânlarını açıp haftanın yedi günü çalışmaktalar. Dini itikadi daha kuvvetli olanlar, Rusya kontenjanının dolmaması nedeniyle, sınırsız sayıda hac ziyareti yapabiliyorlar. Dini açıdan, ibadet özgürlüğü tanınmış durumda ve her köşe başında bir mescit ve camii görmek mümkün. Dağıstan özelinde Nakşibendi tarikatının ve sufi geleneğinin izlerini görmek mümkün. Mohaçkale’de Topbaşların yaptırdığı 18.000 kişilik camii görülmeye değer. Çeçenistan’da yeni yapılan camiler de Türkiye’deki camilerin benzerleri şeklinde yapılmış.

Kadınlar Dağıstan’da genelde modern bir şekilde başörtüsü örtmelerine karşın sosyal hayatın her alanında yer almakta ve ticaretin içerisinde asıl işleri yapanlar olarak bulunmaktalar. Gezdiğimiz Mohaçkale pazarındaki tüm satıcıların kadın olması ve Hasavyurt dükkânlarını kadınların işletmesi güzel örneklerdi. Ayrıca meslek sahibi olup mesleklerini de icra etmekteler ve başörtüsü takmayan insanlarla da aynı hayatı normal bir şekilde paylaşmaktalar. Şehir yaşamında daha modern bir yaşam tarzı bulunmasına karşın dini de bu yaşamlarının bir parçası halinde devam ettirebilmekteler. Bunun benim için en çarpıcı örneği Mohaçkale’de Hazar kıyısındaki plajlarda insanların denize girip plajlarda voleybol, futbol oynarlarken, arada da plajın ortasında kurulu mescitte vakit namazlarını da icra etmeleri olmuştu. Çeçenistan ve diğer Kafkas cumhuriyetlerinde ise kadınların daha açık giyimi tercih ettiklerini gözlemledik. Ancak insanların dine saygısı, birlikte yaşamın ana unsurunun aynı kültürde yaşamak olduğunu gösteriyor. Kaberdey’de Leyla hanımın anlattıkları da, esasen kültürdeki ana dokunun insana saygı olduğunu, kadına saygının da bunun bir parçası olduğunu göstermekte.

Mechelda köyünde, köy yaşamında ise inanılmaz bir huzur ve düzen hakim. Orada polislik yapmakta olan akrabalara sorduğum polislik herhangi bir olay var mı, kavga, dövüş, hırsızlık vb. diye sorduğumda hiçbir olayın olmadığı cevabını almam şaşırtıcı olmadı. O zaman polise ne gerek var dediğimde, işte dağlarda vahhabi teroristler ortaya çıkıyor ve onlarla mücadele ediliyor vs. dediler.  Aslında bu söylediklerini Kafkasya’nın bütünü için aynı şekilde yorumlamak mümkün. Esasen barışçıl ve saygılı olan insanların arasına menfaat ve mafyalaşma sokularak üzerine biraz da nereden geldiği belli olmayan bir vahhabi soslu terörize eylemler eklenmek suretiyle sürekli bir baskı ve totaliterliği sürdürme politikasının uygulandığını anlamamak mümkün değil.

Aslında orada yaşayan insanlar da bunların farkında. Ruslar bize siz ibadet ve dini yaşamak mı istiyorsunuz, alın size dini özgürlükler, bakın bu din terörizm de üretiyor, siz rahat durun ve bizim yönetimimiz altında rahat yaşayın mesajını verdiklerini biliyorlar. Ayrıca söylenen ve yerleşik düşünce olarak başarılı olmuş bir propaganda da, Dağıstan’a ve Kafkasya bölgesine gelen paraların %80’den fazlası Rusya’dan gelen para ve bu parayı Rusya buradan hiçbir şey almadan veriyor, büyük devlet olmayı sürdürmek için bizi besliyor mantığı. Ancak nüfusa göre yeterli ve büyük arazilerin varlığı, bu arazilerden çıkan gaz, petrol ve diğer madenlerin ne yapıldığının ve bunların gelirlerinin ne olduğunun, su yatakları ve bunlar üzerinde kurulu HES’lerin sağladığı enerji bedellerinin hiç sorgulanmaması beni şaşırtıyordu. Onun yerine bir kişinin zenginliğinin kutsanması, yaptırmış olduğu çok büyük ve muhteşem malikânenin beğenilmesi, öte yandan Anzhi Mohaçkale takımının Roberto Carlos’u transferi vs vs konuşulması ise günlük yaşamın cilveleri niteliğindeydi.

Ancak bu internet çağında sorgulayıcı zihinlerin oluşumunu engelleyen ve aslında Rusya geneli için de tehlikeli bir durum yaratan sorunlu alan bağımsız gazeteciliğin gelişememesi. Bu durum en ileri demokrasilerde bile sorun iken, insanların günlük yaşamlarında bu istekleri ön plana çıkarmasının biraz zaman alacağı anlaşılıyor. Fakat eğitimli ve çalışkan insanların dünya ile iletişim haline geçmesi ile birlikte bu sorgulayıcı aklın gündeme geleceğini ve haklarını daha gür ve sağlam bir şekilde arayacaklarını anlamamakta mümkün değil.

Ekonomik yaşam bakımından diğer bir çarpıcı tespitte, esasen her türlü işin yapılmasına uygun şartların olduğu, iş yapımında finansman sağlanmasının da örneğin Belediye tarafından yapıldığı dönüşteki bir Türk müteşebbisin aktarımı ile ortaya çıkıyor. Türkiye’den Dağıstan’a dönen bir mobilyacının da belirttiği üzere nitelikli işgücünü uzun süreli istihdam etmekte yaşadıkları problemler olmasa tüm Rusya pazarına yönelik olarak yüksek montanlı üretimler yapmaları da olası. Ancak devlet sisteminin rüşvetçi ve köhne yapısı ile insanların işlerinde sebatkâr olmaması, ücret/iş dengesinin oturtulamaması aşılması gereken sorunlar olarak görünüyor.

 10.3. Bağımsız Birleşik Kafkasya Mümkün mü?

Evet, mümkün.

Bence bu da gerçekleşecek ancak biraz zaman alacak. Bence 5-10 yıl içerisinde bu özerk cumhuriyetler özerkliklerini daha da geliştirecekler ve Rusya’nın da gönüllü uygulamaları ile daha gevşek bir yapıya kavuşacak. Bilgi çağı ile internet ve iletişim çağı olan günümüzde bu insanların özgürlüklerine kavuşmaması çağın gerçekleri ile örtüşmeyen bir durum. Doğal ve evrensel hukuka göre olması gereken ne ise eninde sonunda o olacak.

Ancak bunun için öncelikle insanların bireysel yetenekleri ve gelişimlerine göre meslek sahibi olmaları, mülkiyet kavramının yerleşmesi ve devlet yapısının insanların huzuru için olduğunun anlaşılması gerekiyor. Gelişmekte olan tüccar ve işadamı sınıfının iş yaparak zenginleşmesi ve halkın da refahını artırması gerekiyor.

Öte yandan Bağımsız Birleşik Kafkasya modelinin oluşması ise biraz daha zaman alacak bir süreç olarak görünüyor. Öncelikle bu küçük cumhuriyetlerin kendi özerkliklerini ve süreç içerisinde bağımsızlıklarını özümsemeleri toplumun ve ekonominin kendine yeter yapısını kavramaları ve dinamikleri bu yönde ilerletmeleri gerekir. Bu süreç ise Rusya’nın da demokratikleşmesi süreci ile birlikte gelişecek bir süreç.

Her bir özerk cumhuriyetin kendi bilincini tam olarak kazanması sonrasında ise Birleşik Kafkasya gündeme gelebilir. Fakat bu noktada nasıl bir modelin dikkate alınabileceği tartışılabilir. Bu modelin prototipi esasen bugün Dağıstan’da 32 milletin bir arada yaşadığı model olabilir. Ortak bir resmi dil kullanımı ile her halkın kendi dilini kullanabildiği, ortak bir hukuk sistemine dayanan ve fakat herkesin kendi kültürü içerisinde alabildiğine özgür oldukları bir sistem. Hem Dağıstan’da, hemde Kafkasya genelinde halkların birbirleri ile hiç kavga etmeksizin yüzyılar boyunca birlikte yaşaması da bu sistemin doğal olarak yerleşebileceği ve kendi kendine oturacağının da bir garantisi aslında. Benim bir hukukçu olarak bu sistemin bir İsviçre modeli konfederasyon yaratabileceğine inancım tam. Birleşik Kafkasya çerçevesinde özel hukukta ve kamu hukukunda birlik ve yerel otoritelerin özgürleştirilmesi ile sağlam bir üst yapının kurulması mümkün olabilir görünüyor.

Ancak bu hayalleri zorlayan ve gerçekleşmesini de tarih içerisinde olsun, bu dönemde olsun engelleyen şey bölgeye bölge dışı dış müdahaleler. Bu müdahalelerin en ağırını da bölgeyi bugünkü statüde Rusya Federasyonu temelinde elinde tutan Rus müdahalesi oluşturuyor. Rusya’nın devlet sistemi olarak kurduğu düzenin çalışmadığı, insanların devlet ve resmi konuları konuşmak istediğinizde “politika” , biz onu konuşmuyoruz diye geri çekilmeleri ile kendini gösteriyor. Rusya’nın bölgede devlet olarak göründüğü tek alan asker ve ordu olarak görünüyor. Ancak devlet sistemi dendiğinde en önemli saç ayaklarını oluşturan adalet ve mali sistemin işlememesi, işleyemeyecek olması, hukuki güvenlik sorunları zaten otoritenin bir başka yöne –Mafyalaşma- kaydığının da göstergeleri.

Bu sürecin gelişmesinde Adallo ile Türkiye’deki sürgün günlerinde yaptığımız sohbette söylediği, “insanların kafalarının içerisinde hastalık var, bu hastalık ne zaman geçer bilemem” sözünü tekrar Mohaçkale’de yad ettik. Bu sözde aktarılan insanların eski sisteme yapışıp kalmalarının artık yavaş yavaş zedelendiğini gözlemledim. Ancak öte yandan Rusya genelinde yıkılan Lenin heykelinin Mohaçkale meydanın da hala duruyor olması da, bu hastalığın halen tamamen geçmediğini gösteriyor. İnsanların kafasında yıkılması gereken diğer konu ise bizi Rusya besliyor mantığı. İnsanlar aslında kendi ürettikleri katma değer üzerinden ve brüt gelirler üzerinden vergilendirme yapıldığı ve para basımının bu ekonomik gücün bir yansıması olduğu, kendi merkez bankaları olunca ülke olarak satacakları ürünlerin bedellerini kendi hazinelerine alacaklarını düşünmüyorlar. Aslında hemen yanı başlarındaki Gürcistan örneği dahi bu fikri henüz akıllara getirmiyor görünüyor. Ancak zaman içerisinde bu sorunların giderileceği, bu topraklardan çıkan zenginliklerin bu topraklarda kalması gerektiğini anladıkları noktada bu hastalığın da geçeceğine inanıyorum.

Bu fikirleri ifade ederken, büyük güçlerin her şeyi bırakıp çekip gideceklerinin bir yanılgı olacağını söyleyenler olacaktır ve bu söylediklerinde de haklıdırlar. Ancak bu güçler için önemli olan günümüz dünyasında ekonomik ilişkilerin sağlam tutulması, işleyen bir devlet iç sisteminin varlığının yeterli olmasıdır. Bu da ekonomik işbirliği anlaşmaları ile güvenliğin sağlanması şeklinde kendini gösterecektir. Hemen alt tarafta Güney Kafkasya’da tüm sorunlarına karşın Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın devlet olarak varlıklarını kurmaları ve devam ettirmeleri bu görüşümün destekliyici unsurları olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde Gürcistan içerisinde görünen Abhazya’nın bağımsızlık ilan etmesi ve üstelik Rusya’nın da bu bağımsızlığı tanıması, bugünlerde Rusya’nın Gürcistan’a yönelik bir politikasıdır ve aslında bir etkisi olmayacaktır şeklinde düşünülse dahi, bu dinamiklerin ateşlenmesi anlamına da gelmektedir. Daha 20 yıl öncesinde SSCB bayrağı altında Rus sömürgesi niteliğindeki Baltık ülkeleri Litvanya, Letonya ve Estonya’da da benzer acılar çekilmiş ve bugün özgürlüğün ötesinde AB üyesi ülkeler olarak yaşamlarını sürdürmekteler. Geçen yıl o bölgeyi gezerken gezdiğim savaş müzesi ve Stalin’in ve KGB’nin yaptıklarına rağmen halkın el ele vererek Rusya’ya sırtını dönmesi ile başlayan özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi sonunda meyvelerini vermiş. Aynı durum Kafkas halklarının da kendi özgürlüklerini barışçıl yollardan talep etmeleri ile gündeme gelecektir. Tarihi gazavat ve geçen 20 yıllık süreçte yaşanan Çeçen-Rus savaşı silahlı güçlerin mücadelesi ile bu kazanımın zor olacağı, ancak kazandıktan sonra bölgesel sorunlarda korunmaya gerekli olacağını ispatlıyor. Gelecek 10-20 yıllık süreçte de bu bağımsızlık sürecinin dinamikleri işleyecek ve bugün hayal zannedilen geciken doğrular sonunda tecelli edecektir.

Bu satırları yazarken, diasporadan bir hayalperest olarak düşündüklerimi değil, dünyanın gelişimi, insanların gelişimi, oradaki yaşamı da kısa sürede de olsa gözlemleyen biri olarak görüşlerimi ifade ediyorum. Ama bu konuda asıl soru belki de bizlerin bu duruma ne kadar hazırlıklı olduğumuz ve aslında bir adım ötede olan atavatanla ilgimizin hangi derecede kaldığı üzerinde ortaya çıkacak gibi görünüyor.

10.4. Dönüş; Sadece bir hayal imiş…

Bizim kuşağımızın özellikle ilk gençlik yıllarında alevli bir Dönüşçüler/Kalışçılar tartışması yaşanmaktaydı Kafkas Derneklerinde. Özellikle sol tandanslı olarak bilinen “Dönüşçü” grup ateşli bir şekilde görüşlerini savunur, kültürel ve kimlik koruması için dönüşlerin şart olduğunu topluma etkili bir şekilde iletirdi. Onun karşısında da “Kalışçı” grup; artık 4 kuşak hayatın geçildiği, gelinen Osmanlı imparatorluğunun Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüştüğü, Kafkas halklarının da Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda payı olduğu, anayurt olarak edinilen bu topraklarda yaşamaya devam edilmesi gerektiği, dönüş halinde güvenlik problemleri olacağı, burada yaşayarak kültürü koruma ve Atavatanla ilgilenmenin, ilişki kurmanın daha doğru olacağını savunmaktaydı.

Ben o zamanlarda da “Dönüş” fikrinin bir hayal olduğunu, insanların bu topraklarda doğup kendisini de artık bu topraklara ait hissettiğini düşünür ve fakat kendi kültürümüzün korunması için herkesin öncelikle kendi kültürüne sahip çıkması gerektiğini, özel ve sosyal yaşamında insanların birlikteliğini sağlaması ve bunu da iş yaşamına aktarması gerektiğini savunur idim.

Zaman aslında “Dönüşçüler”’in de bir hayal dünyası içinde yaşadıklarını göstermiş oldu. 1989 yılında Berlin duvarının yıkılmasının ardından 1991 yılında SSCB’nin dağılması ile birlikte açılan kapılardan insanlar geldi ama bu geliş çok az sayıda gelişti ve geliş amaçları da buradaki akrabalarını bulmak değil, daha çok ticaret amaçlı idi. Buradan gidişler de oldu, ancak bu gidişlerde çoğunlukla bizim şimdi yaptığımız gibi merak giderme, ata yurdu görme amaçlı turistik ziyaretlerle, yeni dönemde yeni ticari fırsatlar peşinde ticari ziyaretler oldular. Gerçekten samimiyetle dönüp yerleşmek isteyenler de oldu, ancak bu yerleşenlerden de geri dönenler oldu. Sonuçta görünen o ki, “dönüş politikası” bu fikri en ateşli olarak ortaya koyanların da fiilen gösterdikleri üzere çöktü. Bugün Kaberdey’de 300 ailenin olması, tüm Kafkasya genelinde bu sayının ancak bin civarında olması ve bunların çoğunun da Türkiye ile ilişkisini sürdürerek orada yaşamaları aslında Türkiye’de yerleşik Kafkas toplumlarında dönüş fikrinin hiçbir zaman yoğunluk taşımadığı ve insanların artık kendilerini buraya ait hissettiklerini göstermekte.

Öte yandan, yine de insanların içerisinde “Dönüş” fikrinin olması da ayrı olarak incelenmesi gereken bir husus. Bu fikirde de haklılık paylarının olmadığı söylenemez. Özellikle Türkiye’de yakıcı bir şekilde kendini göstermekte olan Kürt sorunu Türkiye toplumunun gündeminde uzun süredir yer alan ve toplumun ruhsal yapısını bozan bir süreç. Osmanlı dönemindeki “İslam milleti” kavramından ulus devlet sürecine geçiş ile birlikte farklılıklara tahammülsüzlük ve herkesi tek tipleştirme politikalarının getirdiği toplumsal iklim Kürtlerin asimilasyonunu başaramamış olsa da, Kafkas toplumlarının kendi gönüllü katılımları ile de sonuç almış görünüyor. İnsanların doğası gereği bu tür oluşuma karşı durmak istemeleri, herkesin olduğu gibi kabul edilerek özgür ve eşit “vatandaşlar” temelinde yaşamaları isteği bu fikri doğurmuş olabilir. Belki de her bireyin gönlünün bir yanında sürekli bir yerlere gitme ve bu ortamlardan kurtulma hissi de vardır. Bunun örneklerini Avrupa’ya çalışmaya giden gurbetçilerin eleştirilerinden, “dönüş kuşağı” diye gidip dönememesinden de görebiliriz. Aynı şekilde birçok gerekçeyle ülkenin sosyolojik-yönetimsel evrimine karşı çıkan aydın eleştirilerinde de “bu ülkeden gidiş, ülkeyi terk etme” kavramını, düşüncesini bulabiliriz. Ancak toplu olarak sürgüne, soykırıma, zorunlu göçe tabi tutulmuş toplumlarda bu “dönüş” fikri toplumsal bilinç olduğu müddetçe yaşar, ancak bunun gerçekleşmesi için bunun bir dini inanç olarak, Yahudi toplumu ve İsrail örneğinde olduğu gibi, var olması gerekmektedir. Kafkas toplumlarının göçünde ise tam tersine, şartlar oluştuğunda hicreti emreden bir dini inanç ile İslam topraklarına yapılan hicret ve muhaceret yaşamı sonrasında hicret edilen yerde sürdürülen yaşam ile çelişen bir politika dönüş politikası.

Bugün artık “Dönüş” politikasından konuşan kimse pek fazla yok zaten. Ancak bu tutum, tam tersine atavatanla ilişkilerin kurulması ve güçlendirilmesinde de sorunlara yol açmış durumda görünüyor. Daha önce gidip, dönenlerin anlattıkları, insanların güvenlik sorunu ve bu sorunun aslında güvenlik güçlerinden çıktığını görmeden, oradaki insanların güvenilmez olduğu fikrinin yaygınlaşması, tüm bunların üstüne de sürekli terörize edilen ortamda güvenli bir seyahat olmayacağı inancı, buradaki insanları turistik gezi yapmaktan dahi caydırır hale gelmiş. Bizim yaptığımız gezi özelinde de, tüm arkadaşlarımız orada güvenlik sorunu var, niçin gidiyorsunuz, ancak planlı bir gezi grubu ile gidilebilir oralara derken, belki de kendilerince haklılardı. Sürekli oluşan terörize ortamı hatırlatırlarken, bizim memleketimizde olan ortamı yadsımış olmanın verdiği rahatlıkla, yakın ilçelerde ve illerde gerçekleşen olayları önemsemiyorlardı. Gerçi söylenen olumsuzlukları yaşamadık değil, ancak oranın yerli halkından değil güvenlik güçlerinden geldi sıkıntılar.

Artık Türkiye Cumhuriyeti’nde kalıcı olduğumuzu teyit ettiğimiz ve bu memleketi benimsediğimiz gibi, köklerimizle de bağlarımızı güçlendirmemiz, dini kültürel kardeşliğin ve yakınlığın getirdiği olumlu yönleri pekiştirmemiz gerekiyor. Balkan göçmenlerinin gösterdiği yardımlaşma ve dayanışmanın, balkan ülkeleri ile olan yakınlaşmayı tetiklemesi ve sürdürmesi gibi, Kafkas toplumları ve özerk cumhuriyetleri ile soydaşlık bağlarının güçlendirilmesi gerekiyor. Ekonomik alanda zaten müteşebbis olan Türk girişimciler, belki de akraba ve soydaş olanların yapamadıklarını zaten yapıyor ve ticaretin dili ile o bölgelerle ilişkilerini çoktan kuruyorlar. Bu ilişkileri sıcak tutmak gerekiyor.

Yakın dönemde açıklığın ve güvenliğin oluşması ile birlikte, Artvin sınırından 100 km uzaklıkta olan bölge ile kara yolu vasıtasıylada geliş-gidişlerin çoğalması ile birlikte “Dönüş” olmasa da, iletişimin artacağını söylemek bir kahanet niteliği taşımıyor.

10.5. Atavatan toplumu ile Diaspora toplumu arasındaki ilişkiler; Gerçeklerin Yakıcılığı

Herhalde diasporadan her gidenin ilk gittiğinde hissettiği duygu, oradaki her insanla hemen iletişime geçmek isteği ve sizin bağırlara basılacağınız duygusu. Bunun yerine sorunlarınızda dahi ilgilenmeyen, nereden geldiniz, siz de kimsiniz şeklinde tam ters bir tepkiyle de karşılaştığınız hissi ortaya çıkabiliyor.

Bizim gezimizde bizi orada karşılayan ve ilgilenen akrabalarımızla sorunsuz bir şekilde yerleştik ve mükemmel bir gezi geçirdik. Ancak herkesin yakın akrabaları ile ilişkileri yok, belki de hiç akrabası yok. Ancak aile isimlerinden akraba olmasa dahi yakınları bulmak mümkün ve ayrıca Dağıstan göçmenleri özelinde gelinen köy isimleri bilindiğinde köyler yerli yerinde eski isimleri ile duruyor ve konuşarak akrabalarınızı bulmak mümkün.

Ancak benim Dağıstanlılar dernekleri faaliyetlerinde hep kafamda taşıdığım, “yahu biz burada küçük bir Dağıstan göçmeni topluluğuz, orada özerk cumhuriyet olsa da 3 milyonluk bir toplum ve onun devlet yapılanmasına sahip organları var, oradaki insanlar burayla temasa geçmeli ve bizi desteklemeliler” fikrinin doğruluğunu yeniden teyit etmiş oldum bu gezi sayesinde. Bu görüşüm aslında tüm Kafkas toplulukları için geçerli bir durum. Çünkü nihayetinde bir devlet organizasyonu içerisinde işi bu olan insanlar var orada ve “Dışişleri Bakanı” vb unvanları da pek güzel kullanıyorlar. Devlet ve yakında özel üniversiteler de olacak orada ve bir akademik elit de var ve onlarla da ilişkiler kurulması gerekiyor. Ancak maalesef o bölgede sivil insiyatiflerin kurulmasında hala sorunlar var ve dernekleşme ve partileşmede sorunlar yaşanıyor.

Esasen artık kurulması gerekiyor dediğimiz bu ilişkilerin, Türkiye’deki sivil toplum örgütleri ile oradaki devlet organları ile kurulduğunu da görmekteyiz. Üniversite öğrencilerin gelmesi ve buradan oraya öğrenci gitmesi ile Kafkas derneklerince düzenlenen gezilerin oradaki devlet kurumlarıyla birlikte organize edilmesi daha farklı bir aşamaya geçildiğini de gösteriyor.

İleride oradaki toplumsal yaşamın da daha liberal hale gelmesi ile birlikte sivil toplum yapılanmasının güçlenmesi ve kapitalizm mantığı içerisinde zamanla iletişimin daha da artacağına inanmak istiyorum. Dağıstan-Kafkasya gezimizde bize rehberlik eden Şamil’e de bir turizm acentası kurması ve gelen-giden insanlar arasında köprü olması önerisini gerçekten ileride bu tür hareketliliğin oluşacağına inanarak yaptım. Öte yandan bir turistin elinde fotoğraf makinesi ve başında kalpakla Kafkasya’yı keşfe çıkması propagandasını yapan Rus’ların aslında bunu güvenlik sorunları yaratarak engellemeleri de ayrı bir ironiydi.

Göçmen toplumu ile aradaki halklar arasında iletişim kurulması derken, bizim gelişmiş nitelikteki sivil toplum örgütlenmelerimiz olan Kafkas Derneklerimizin gelişimi ve yerleşmesinin de aslında çok zor aşamalardan geçtiği, örgütlenmenin ve dernekçiliğin ne kadar zor olduğu, insanların ağırlaşan ve hızlanan asimilasyon sürecinde kendi örgütlenmesini korumakta ne kadar zorlandığı ve kendi STK işleyişlerimizin de sorunlu olduğunu unutmamak gerekiyor. Her gelen yönetimin ilgisi paralelinde bazı politikaların yürütülebildiğini, canlandırabildiğini görüyoruz. Ancak her ne kadar kabullenemesek de, bu derneklerde ancak folklör ve çeşitli kursları ancak yürütebilmekteyiz ve derneklerin doğrudan iletişim merkezi olmasında da, yerleşik bir yapı kurmada hala sorunları var. Ancak her çaba takdire şayandır ve bir gün mutlaka karşılığını alacaktır diyerek, çabalarını sürdüren herkese teşekkürlerimizi sunmak istiyorum.

Kafkas dernekleri çerçevesinde bu ilgi ve isteği duyan insanların faaliyetlerine uzaktan bakan ve şöyle yapılmalı, böyle yapılmalı demekle birlikte eleştiriden başka kültürle bağını neredeyse koparma noktasına gelen insanlarımızla, zaten bu şekilde örgütlenmelere ne gerek var, ha evet iyi oldu, düğün ve cenazelerden haberdar oluyoruz noktasında olan insanlarımızla, bunlarla hiç ilgilenmeyen insanlarımızla, Atavatandaki insanların iletişimi nasıl olacak diye soracak olursak kendimize, epey beklememiz gerekecek cevabından başka verilebilecek bir cevap bulamıyorum.

Öte yandan konuyla samimi bir şekilde ilgilenen insanlarımızında ne zaman gerçekleri kabullenerek bir adım atıldığını görsek, hemen sonrasında gelen bir hayalci veya çıkmaz adımla ortalığın karıştığını görmek de insanı artık şaşırtmıyor.

Dağıstan-Kafkasya gezisi sonrasında geldiğim Ankara Kafkas Derneği’nde artık “ÇERKES DERNEĞİ” yazmakta idi. Dernek genel kurulunda tüzük değişikliği yapılarak oybirliği ile derneğin adının “Çerkes Derneği” olarak değiştirildiği ve çerkes tanımının da tüm Kuzey Kafkasyalı halkları kapsadığı tüzüğe geçirilmiş. Ancak ne yazık ki, bu tanım bana sadece T.C.Anayasasının 66 ıncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ibaresini çağrıştırdı. Bu tanımlamanın getirdiği sorunları tartışan ve açılım yoluyla, yeni bir anayasa kapsamında yine tartışacak olan Türkiye kamuoyunda bu tanımın sorunlu olduğu genel kabul görmüş iken, ülke ismi ile ülkede yaşayanlara verilen millet isminin daha doğru bir şekilde nitelendirilmesi gündemde iken, tarihi geçmişinde “Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti” tecrübesi olan, değişik toplumlarının kendilerini Kafkasya’lı addettiği ve aynı kültür ve göreneklerde buluştuğu bir topluma, kendileri için kullandıkları adlardan faklı olarak etnik bir niteleme ile nitelemek ne kadar doğru olmuştur, tartışılmalıdır ve tartışılmaktadır. Şamil Jane’nin yazısında belirtiği üzere İsviçreli, İspanyol, Fransız, Alman çeşitli bölge ve alt etnik gruplardan insanlarca kurulan devletlerin ismi ve vatandaşlık tanımlamaları ile oluşan bir hukuki niteleme oluştururken Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan bir Türk olarak nitelenmek kimseyi fazla rahatsız etmeyecektir. Bu noktadan bakıldığında, farazi bir Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti vatandaşlarına “Kafkasyalı” denmesi, çerkes denmesinden daha az rahatsızlık yaratacaktır. Karaçay-Çerkes özerk cumhuriyetinde bir bölgeye verilen çerkes isminin tüm halklara teşmili yerine coğrafi kapsayıcılık daha kabul görecek bir yaklaşımdır. Bu durum zaten kendi içerisinde 32 ayrı topluluk taşıyan Dağıstan özerk cumhuriyeti içerisinde zaten bu şekilde ifade edilmekte, herkes kendisini önce Dağıstanlı olarak, daha sonra alt kimlikleri ile ifade etmektedir.

Öte yandan bu durum, var olan gerçekliği de yansıtmaktadır dendiğinde, evet başkaları tarafından tanınmakta var olan gerçeği yansıtmaktadır, ama kendiniz olmakta var olan gerçeği yansıtmamaktadır diye düşünüyorum. Yaşanan coğrafyaya verilen isim ve coğrafyanın birleştiriciliği altında millet vurgusu yapılması daha doğru olacak iken bu yorum, en azından kendini hiçbir zaman çerkes olarak nitelemeyen Çeçen ve Dağıstanlıları bağlamayacaktır. Bunun daha vahim bir yönü de Kuzey Kafkasya hattında hiçbir toplumun kendini bu şekilde nitelendirmeyeceğidir. Tüm bu karşı görüşlerime karşın, eğer gerçekten bir birlik olacaksa isimden yana bir fark olmayacağını, olursa Çerkes Birliği olmasını da tercih edeceğimi belirtmek isterim. Ancak, ne yazık ki bu durumda, bizim buradaki yapımızla, atavatandaki toplumların yapısı arasındaki fark açılacak, kapanmayacaktır.

Bu durumda da, hayaller ile gerçekler arasındaki farklılık yine ortaya çıkmaktadır.

Bu çarpık isimlendirmenin yansıması, bizim buradaki kafa karışıklığımız ile benim bilinçli saymadığım insanlarımızın, atayurdundaki soydaşlarına, “-ha Rusya’dakiler mi, onlarda Rus işte” demelerini de acıyla hatırlattı. Güreş müsabakalarını izlerken Dağıstan ve Çeçen asıllı güreşçilere Rus güreşçiler denmesi gibi, Rusya Federasyonu vatandaşı olan Dağıstanlı, Çeçen sporcular tanımlamasına daha yeni yeni geçilebiliyor olunmasını da bu çerçevede anlamak lazım.

Atavatan-Diaspora ilişkilerinde sorunlar atavatanda devlet yapısındaki olması gerekene göre düşük ilgisizlikle, buradaki insanlarımızın ilgi düzeyindeki muazzam asimetri ve olaylara, kimlik bilincine, kültürel değerlere sahip çıkmadaki kafa karışıklığından var olan sorunların ben yine süreç içerisinde iletişim ve etkileşimin artması ile çözülebileceğini düşünmekteyim. Bu süreç, insanın hep ileriye gitmiş olması, evrensel insan halkları bilincine varması ve artık aklıselimin her zaman daha ön planda olacak olmasına güvenmemizle olumlu işleyecektir –inşallah- diye düşünüyorum.

 11.Sonsöz

Bir haftalık bir gezinin sonunda, insan hayatının çok farklı anlamları olduğu, bizim gibi insanların birçok rolü ve kimliği bir arada barındırdığı, aslında dünyada artık tüm insanların aynı şekilde davranıp düşünmeye doğru evrildiği, bu çerçevede dar milliyetçi yaklaşımların var olması halinde dahi insanların birbirlerine önce insan olarak bakarak değerlendirmeleri halinde herkesin kendi yurdunda, kendi istediği şekilde, ancak birbirine zarar vermeden yaşamasının mümkün olduğunu, bunun için de insanlardaki bilinçlenme sonrasında özgür bireyler haline gelindiğinde, özgür toplumlar oluşacağını hissettim.

Bu mayanın olduğu Kuzey Kafkasya topraklarının en yakın zamanda gerçek özgürlüğe kavuşması duasıyla bu gezinin kendi açımızdan bir ilk olmakla beraber bundan sonraki seferlere bir başlangıç olmasını diliyorum.


Yorumlar - Yorum Yaz